27 Temmuz 2014 Pazar

Teoman-İki Yabancı


                                                                                                                                                                                                                                                                     Blogumun isminin nerden geldiğini 
Yazdan kalma bir günden                                           göstermek isterim, tabii bir de yanında
Ya da çölde cay filminden                                          Teoman'ı dinlesek hiç fena olmaz,hı? :)
BİR SAHNE VAR AKLIMDA 
Oyuncular sanki biziz
M
utsuzuz ikimiziz
Kimi aşklar hiç bitmezmiş,
Bizimkisi bitenlerden
Sevmeye yeteneksiziz

İki yabancı iki yabancı
Birlikte ama yalnız
İki yabancıyız...

Hani o güneşin batışı
Bizi tanrıya inandırışı
Şu an o akşam aklımda
Ama çok zaman önceydi
Yaralarımız ağır değildi

Yine de bağışladım ben hep seni
Hem seni hem de kendimi
O kadar yoktun ki 



İki yabancı iki yabancı
Birlikte ama yalnız
İki yabancı...

Yazdan kalma birgünden
Yada çölde Çay filminden
Benim de sahneler aklımda
Seninkilerden farklı ama
Artık kendini kandırma
Yoktur üstüne senin güzeli çirkin yapmakta
Suçuysa dünyaya atmakta
Neyin bildin ki değerini
Benimkini bileceksin
Bunu da tabi mahvedeceksin
İki yabancı iki yabancı
Birlikte ama yalnız
İki yabancıyız...

Hayata Dair Mimi

Mime geçmeden önce Şeyma' ya beni aklından geçirdiği için çok teşekkür ederim kiii :)) Bakın kendisini birebirde tanımam ama sanırım bloggerda en büyük şansım oldu kendisiyle tanışmam :))



Geçmişin olmasaydı bugün ortaya koymakta olduğun şey ne olurdu?
Ne olurdun değil de ne olamazdın diye cevaplamak isterim bu soruyu :))
Eğer ki geçmişim olmasaydı ben şu an 3 yılını bitirmiş bir doktor adayı olamazdım.
 Herhalde doktorlara gittiğimde hep onlara özenir bulurdum kendimi. 
Kimisinin geçmişine dönüp baktığında keşkeleri olur. Benim de bazı konularda olmuştur elbette. 
Ama eğitim konusunda hep iyi ki demişimdir. 
Benim bu şekilde başarılı olmamda geçmişte hep arkamda ablamın yönlendirmeleri olmuştur. 
Ki hala en büyük destekçimdir kendisii :))


Annen ve baban senin için ne ifade ediyor?
Annenin tarifi nasıl mümkün olur ki? 
Hakkı nasıl ödenir ki? 
Ağlarken bile ağzımızdan çıkan kelime anne olmuyor mu? 
Küçük çocukların canı acıdığında feryatları anne kelimesiyle olmaz mı? 
Anne fedakarlığın, merhametin, sevginin, sonsuz güvenin, mutluluğun, paylaşımın 
kısaca her şeyin vücut bulmuş hali...
Baba ise evin direğidir. Küçüklükten beri böyle derdim hep. Evin direği giderse bir yerde eksiklikler vardır.
İkisini toplarsak ise aile eder.
 O ne önemli kavramdır öyle. Aile hepimizin içinde canlılığını koruyan mis kokulu bir çiçektir.
 Dokunmaya kıyamadığım en değerli varlıktır :)


İmkansız olduğunu düşündüğün her şeyin kapılarını açmak için ne kadar gönüllü olurdun?
Bir kere imkansız diye bir şey yoktur.
 İnanmak diye bir şey vardır ve inanırsan açamayacağın kapı yoktur.
Bana dostlarım eğer sen kafana bir şeyi koyduysan o şey oldu demektir der her zaman. 
Gerçekten de öyle.
Bir şeyin olmasını istiyorsam eğer gerçekten istemem gerekiyor ve ona inanmam lazım. 
Tabii sonrasında ne gerekiyorsa onun için fedakarlıklarda bulunmam gereklii :)))


Şu an kimsin ve ne kadar büyük, parlak ve faydalı bir macera ortaya koyacaksın?
Şu an tıp labirenti içinde yarı yola gelmiş bir doktor adayıyım. 
4. sınıfa geçtim, Stajyer doktor oluyorum anlayacağınız.
 İlerisi için hep büyük hayallerim vardır kii benim. 
Maceracı kısmını bilemem ama faydalı büyük işlere imza atmak isterim tabii ki her doktor adayı gibi. İnsanlara faydamın olması en büyük gayem.
Hele ki teyzelerin hayır duasını alırsam sevap pointslerini siz düşünün :)))


Kalbin daha önce kırılmamış olsaydı ne kadar neşeli, olağanüstü,
 değerli ve tümüyle doyurucu bir ilişki içinde olurdun?
Eğer bahsettiğimiz bildiğimiz türden gönül ilişkileri ise
 tecrübem olmadığından soruyu es geçme mecburiyetindeyim :D 
Ama öyle bir şey yaşamış olsaydım herhalde kalp kırıklıkları 
insanı kötüye değil daha iyiye götürür diye düşünürdüm. 

Çünkü hayat başlı başına bir öğretmen. 
Başarısızlıklarımızla daha iyiye yöneliriz belki, 
olamaz mı olabilir? :))

Tek tek mimlenenler diye etiketlemiyorum. 
Beğenen herkes alıp mimi yapabilir. Güzel sorular bakalım sizin cevabınız nasıl olacak? :))








26 Temmuz 2014 Cumartesi

Açılmayan Kapı

   30 Haziran... Bizim üniversitenin final zamanıydı. Çok geçmiş zaman gibi konuşuyorum da daha 1 ay olmamış yahu :D İşte o gün geldiğinde Antalya sıcaklığında öğlen 1.30 da okul yollarına düşmüştük. Normalde bizim evden okul 15 dk yürüme mesafesi. Ama yazın ortasında ne çekilmezdi o yol. Sanki asfalttan ateş fışkırıyordu. Okula vardığımızda klimalarla bir kendimize gelmiştik. Amfilerde yerimizi alıp finalimize girmiştik. Final de final ama! 200 soru, 3 saat 20dk. Oturmaktan artık her yerimizin ağrıdığı bir sınav. Düşünün sene boyunca 9 komite-hepsi koca bir koli ders- görüyoruz, onların hepsini finalde veriyoruz.



İşte o gün çok yorgunduk biz. Sınavdan çıktık, sene bitti, süperdi. Ama çok yorgunduk. Ben ertesi günü İstanbul'a yola çıkcağım için eve hemen gitme gereği duymadım ama ev arkadaşlarımın hemen sınavdan sonra otobüsü vardı. Onun için onlar eve gidip hemen bavullarını alıp çıkacaklardı. Ben de sınav çıkışı arkadaşımla Antalya-Kaleiçi'nde takıldım durdum. Gezdik,yemek yedik filan derken eve geçmem gerekiyordu. Zira hem çantamı hazırlayacaktım hem de evi son çıkmadan bir toparlamam gerekiyordu.


       Gittim eve de aman Allah'ım ev, arkadaşlarımsız ne boş ne sevimsiz. Yarın evden ben de gidecek olmama rağmen duygulandım, bakın balıklığımı her yerde gösteriyorum :D İşte salonu süpürdüm, mutfakta kalan yenilecek şeyleri topladım. Ama kime götürseydim bunları sonra aklıma aynı sitede oturan Hilal geldi. Onlar birkaç gün sonra evlerine gitcekti. Hem onlara bunları vereyim bahanesiyle görmüş de olurdum, özlemiştim kii :))
Hemen götüreceklerimi topladım torbaya koydum. Cebime telefonu attım, elime torbayla anahtarı alıp kapımızı kapattım. Çıktığımızda aynı sitede bir eve bile gitsek huyumuzdur kapıyı kitlemek. Bizim demir kapı olduğundan bir üst kilidi var bir de alt kilidi. Önce üsttekini kitlemeye çalıştım. Yok döndürüyorum, dolandırıyorum yok olmuyor. Dedim bir de alt kilidi deneyim, uğraştım durdum mümkün değil. Bir de bu sırada holün ışığı sönüp duruyor, holde zıplayıp duruyorum. Işığı açıyorum tekrar deniyorum. Yok kendi evimin kapısını kendi kilidimle kitleyemiyorum. Bir de 2 yıldır bir kere bile açarken zorlanmamışım ben nasıl olur diyorum.

Kafayı yicektim, napcam ben diye. Hayır kapı açıldı diyelim yarın tamamen çıkarken-sabahın köründe- kimseden yardım da isteyemem. Kendimi deli gibi hissetmiştim. Bir de aşırı sıcak, ter içinde kalmışım. Açamadıkça kapıyı, daha çok stres oluyorum. Daha çok stres oldukça hiç açamıyorum.


Aklıma Hilal'i aramak gelmişti. Şarjım da çok azdı,  
'Hilal bizim apartmana gelir misin?' demiştim.
 'Noldu' dedi. 
'Gelince anlatırım' dedim. 
Hilal 2dk sonra bizim apartmanda olurdu ne de olsa aynı sitedeydik. Ama aşağı kapıyı otomatikten açamazdım zira bizim kapıyı daha açamamıştım :( Hemen elimdeki torbaları yere bırakıp asansöre binip aşağıdaki kapıyı açıp Hilal'i bekledim. Hilal'in apartmana girmesiyle
 ' Hilal ben kapıyı açamıyorum' dedim. 
'Allah Allah dur bakalım' dedi. O da şaşkındı. Zira 2 yıldır bu evde oturuyorum, nasıl şimdi açamam.

Kapıya geldiğimizde anahtarlığımdaki 2 anahtardan uygun olanını seçip bak bu aşağıdaki kilidin diyerek Hilal'e uzattım. O sırada ben de anında sönen hol ışığını yakmak için saçma bir şekilde zıplamaktaydım. Hilal biraz fısıldama tarzında 'bi dk sizin anahtarınız farklı mı?' dedi. Anlam veremedim. Tek istediğim bir an önce kapının açılmasıydı. İkinci uğraşmasında ise kapıyı açmıştı.
 ' Nasılllll ??' dedim.
'Özge senin aşağı kilidi aç diye uzattığın anahtar yukarı kilide ait, ilk uzattığında da şaşırdım.'


Ahh kendimi nasıl salak hissettim anlatamam. Hilal'e bir 'Ayyyyyyyy' diyişim var, Halil Sezaininkini geçer vallahi :D Dedim nasıl olur, doğru ya! Her zaman açtığım kilidi inat edip ikisini de farklı deneyip böyle bir salaklığı nasıl yaparım. Bir de evdaşlarım da yok diye bir stres mi yaşadım acaba :D

     Kapıyı kilitleyip Hilallere geçtik. Tabii Hilal durur mu? Hemen evdaşı Merve'ye olayı anlattı, tabii ben doğal olarak saflığıma kahkahalarla eşlik ettim. :D Kızlar da az dalga geçmedi hani, ama varsın olsun başka biri yapaydı ben daha fazla dalga geçerdim :D

Sonra düşündüm bunlar hep yorgunluktan, uykusuzluktan. Yoksaaa benim böyle saflıklarım olmaz, hiiiiiiç olmaz.( Evdaşlarım çenenizi kapatmanızı rica ediciiiiğim :D )

Hilal'e burdan teşekkürlerimi bir borç bilirim efenim, saygılar :))










İletişim





Can sıkıntısı mimi

   Blogumda gezinirken bir baktım ki Dördüncü Tekil Şahıs mim cevaplamış, isteyen cevaplasın demiş. Ee o zaman ben de cevaplayım :)



Pazartesi sendromu yada tamamen farklı bir sebepten dolayı keyifsiz ve mutsuz hissettiğinizde bu ruh halinden nasıl kurtulursunuz? Daha enerjik ve neşeli hissedebilmek için neler yaparsınız?

   Ahh Pazartesi sendromunu unutalı nerdeyse 2 ay oldu. Tabii Haziran başında final tatiline girmiştik. Tatil dediğime bakmayın bütün senenin derslerinden olan finale çalışmak için konmuş bir tatil. He işte o vakitten beri unuttum Pazartesi sendromunu. Ama ne illettir ooo. Aman 2 gün haftasonu, uykunun dibine vurmuşsun, gezmişin filan. Pazartesi kalk sabahın köründe, okula git. Şimdi yaz tatili çok güzel ne güzel :)))

   Ayy ben soruyu unutuyordum galiba. :D Keyifsiz,mutsuz olduğumda eğer yalnızsam çareden çok kendime işkence ederim. Yüzüm beş karış, melankolik şarkıları açar daha da fenalaşırım. Böyle durumlarda mazoşist miyim ne? :D Şaka bir yana ağlamak benim rahatlama biçimim. Balık burcumun verdiği özellikten olsa gerek ağlayınca bir kendime gelirim noluyor ya derim. Eğer ki yalnız değilsem yanımda birileri varsa işte o zaman rahatlama biçimim dertleşmek :) Yanımdaki kişiler dostlarımdan veya ailemden birileri olursa tabii ki.

  Bunların dışında tek olduğumda ağlamam sadece tabii. Kendimi dışarı atarım, yürürüm açık havada. Hele ki hava kararmışsa en güzelidir. Yürürüm, yürürüm. O iyi gelir bana adeta ruhumu okşar yani :)

Ee ben de mimleyim o zaman birilerini, buyruuun :))

Huysuz Fikirler
Sempatik Blog
Tubi On Blog

20 Temmuz 2014 Pazar

Kayboluyorum...

   Bir kuş uçuyor tepemden, sonra yağmur bastırıyor birden.

   Bir şarkı çalıyor en derininden ardından ona eşlik eden bir çığlık duyuyorum en tizinden.

   Kelimeler işitiyorum en güzelinden devamında cümleler geliyor iğneleyicisinden.

Ah! Tam da beynimin içinde dönenler böyle. Çelişkilerin tam ortasında ev kurmuş misali gergin hissediyorum kendimi.

Öyle ki bazen içine konuşmak ister insan, dışında ise tam bir sessizliğe bürünür. Ama halledemiyorum içimde, vuruyorum ruhumun kıyılarına ne varsa.

Zira içimde dönüp dolaşan ruh buhranlarım var benim.

Bu aralar noluyor bana?

İnsan insanın hekimidir derler. Ama aramama rağmen kendime ilaç bulamıyorum.

Sıkılıyorum, bunalıyorum, daralıyorum!

Diyorum; ' Hey noluyor? ' Sen böyle değildin. Tam düzeldim, oh diyorum.

Hoooop tekrar başa, yüzümün düşmeleri, sıkılmalar. Saçma sapan düşünceler ise kafamda dörtnala koşturuyor.

   Noluyor büyüyor muyum ben?

   Noluyor çocukluğum mu tuttu, şımarıyor muyum ben?

   Noluyor bana, her şeyin içinde bunalma lüksüm de ne?

   Noluyor, noluyor, noluyor!

Kendinizi tanıyamadığınız zamanlar olmaz mı? Ben bu zamanlar kendime yabancı düşüyorum.

Bu aynadaki yüz, bu eller, bu saçlar hepsi bana aitken, ruhumun eksik parçaları nerde?

Tam da böyle galiba;

ruhumdan parçalarım kopup kaybolmuş bense biçare onları aramaya çıkmışken kayboluyorum...

İşte tam da böyle hissediyorum...



Yazımı her zaman sesiyle beni rahatlatan Birsen Tezer'le bitiriyorum, iyi dinlemeler...








16 Temmuz 2014 Çarşamba

İlk Mim, İlk Heyecan

   Blog dünyası ayrı bir derya sevgili okurlarım, blog kardeşlerim.( İyice başbakan moduna bağladım :D )

 İşte o deryada bir kızla tanıştım. Yazıları çok içten, samimi. Dedim mail atayım, bir baktım blog arkadaşı oluvermişiz. Şimdi o kız beni mimlemiş, onun için burdan Şeyma' ya çok teşekkür ederim :)) 

           Blog ismin neden bu? Özel bir anlamı var mı ki?

  Aslında ilk blog ismim kendi ismimden oluşuyordu. Daha sonra sıradan olmayım dedim.( İdealler büyük :D )
  Başladım arayışa. Bir dostum önerdi, Teoman'ın şarkı sözlerinde geçiyor. 
  Ben de yapıverdim durur muyum? :D

           Hayatının en acı olayı ne ki?
           Ölüm dışında, sana ders veren bir şey yaşadın mı hiç?

  İlla ki var. Ama anlatsak sayfalar yetmez.
  Şimdi bu mimle ağzımızın tadını bozmayalım deme :D

           
     
           Yurt dışında görmek istediğin bir yer var mı?

Bir yer değil, birçok yer var. Bunların içinde en çok görmek istediğim ülke İtalya. Ama bu yaz görmek istediklerimin çoğunu göreceğim inşallah :))))

            Hayatının kitabı ne?

Bir Genç Kızın Gizli Defteri, dermişim :D Ama ergenliğimizin kitabıydı kabul edelim şimdi :D
Aslında hayatımın kitabı diyebileceğim bir kitap yok, çok beğendiğim kitaplar var. 
Ama onlara böyle bir sıfat veremeyeceeğim :D

                  
                  Koleksiyonunuz var mı? Varsa ne?

Koleksiyonum yok. Ama bu yaz gittiğim şehirlerden magnet alarak öyle bir koleksiyon yapma isteğim var, bakalım :)

                  Hangi enstrüman olmak isterdin?

Kemanı çok severim, sesi filan muhteşem. 
Benden öyle bir ses çıksın isterdim.( Ne diyorum ben :D )
Yan flüt de olabilir. Yan flüt çalanlar hep bir havalı gelmişlerdir bana. Cool kişilerin çalgısı olurdum fena mı :D




15 Temmuz 2014 Salı

Neva; Hayallerimin Kanıtı

 
    Bugün odamdan bir şey alıp tam salona geçecektim ki kitaplığımda bir kitabın bana gülümsediğini fark ettim. Sessiz sessiz bulunduğu yerde parlıyordu. Kitaplığımdaki onlarca kitabın arasında belli ediyordu kendini. Hınzıra bak hele! Elime aldım kitabı. Neva...Biliyordum neden bu kitap benim için farklı, neden bu denli elime alma isteğim. Biliyordum, çünkü 3 yıl önceki hayallerimin resmi kanıtıydı. Nasıl mı? 

   Tarih 23 Nisan 2011. İzmir Kitap Fuarı'nın olduğu günlerden bir gün. İzmir Atatürk Lisesi'nde okumanın avantajını her zaman yaşıyorduk fuarlar açısından. Zira okulumuz tam İzmir Fuarı'nın karşısında yer alıyor. İlgimizi çeken fuar oldu mu okul çıkışı hemen fuara giderdik. Bunlardan özellikle kitap fuarı çok ilgimizi çekerdi. Yıl 2011, tam üniversite sınavı zamanı. Çok da kendimize vakit ayıramadığımız dönemler. İşte o gün ablamla birlikte kitap fuarını gezme kararı almıştık. Sınav senesi olmasının getirdiği durumla hayliyle düşüncelerimiz, hayallerimiz, kafamız hep sınavda. Herkesin kafasında hedefleri, düşüncelerinde gitmek istedikleri yerler vardı. Oturup dakikalarca hayallerimizi şekillendirirdik bir heykeltıraş misali. Hedeflerimizi küçük kağıtlara yazıp duvarlara asar, baktıkça daha fazla gitmek isterdik hedeflerimize doğru. Hep kafamızda sorular olurdu, seneye nerede olacağım ben? Duygularımız arasında merak da fazlasıyla kendini gösteriyordu böyle. İşte benim o küçük kağıtlara yazdığım notlarda, kurduğum hayallerde, gördüğüm rüyalarda hep Tıp Fakültesi vardı.
 
   'Hayal kurmak aynı nereye gideceğini bilmediğimiz,üstüne dileklerimizi yazıp gökyüzüne saldığımız balonlar gibi'
 Bir yazımda böyle demiştim hayal kurmak için. Zira lisemizden ayrılmadan önce renkli balonlara hedeflerimizi yazıp gökyüzüne salmıştık. Balonların gökyüzünde yavaş yavaş salınışına dualarım eşlik etmişti o gün. Hayırlısı demiştim tüm içtenliğimle. İşte kitap fuarını gezerken ablamın dikkatini Tabipler Odası'nın standı çekmişti. Benim hayal ve isteklerimi en iyi bilen ablam 'gel bakalım' demişti. Standın önüne geldiğimizde Ilgın Olut adlı yazarın imza gününün olduğunu gördüm. O gün kendisiyle tanıştım ve doktor-yazar olan Ilgın beye hayallerimden bahsettim. Kendisi gibi doktor olmayı istediğimi söyledim. Kısa bir muhabbet şansımız olmuştu kendisiyle. Onun da İzmirli ve bizim liseyle yarışan Bornova Anadolu Lisesi'nden mezun olduğunu öğrenmiştim. Ben de yapabilirim, ben de doktor olabilirim cümleleri kafamda dans ederken Ilgın bey adımı sorup imzalamıştı Neva'yı. Peki ben neden mi diyorum Neva benim hayallerimin kanıtı diye. İşte Ilgın Olut o gün kitabın önüne şu notu düşmüştü:

   Sevgili Özge'ye; müstakbel meslektaşıma ; kararlarını özgürce alabildiğin, doyumlu, mutlu ve başarılı bir yaşam dilerim...


   Ben biliyordum hep hayallerimin tıp olduğunu ve hayallerimi kanlı canlı gerçekleştirebildiğimi. Ama daha asıl sınav Lys ye bile girmemişken ben böyle bir şey imzalatıyordum. Eğer ki gerçekleşmeseydi hayalim bu yazı belki de bana sadece acı verecekti. Onun için hayal etmek bir yerde cesaret. İlerisini bilmediğin yolda gözü kapalı yürümek gibi. Ama hayalsiz insan susuz kalmış toprak gibi olur. İnsanı ki hayalleri besler, büyütür; insana yaşama enerjisi verir. İşte bugün Neva'nın kapağını açıp da karşılaştığım bu yazı yüzümde gittikçe genişleyen gülümseme yaratmıştı. Hayallerimle beslediğim hedeflerim beni olmak istediğim yere getirmişti.
   
Hayatımızda umutsuzluğun kaybolup hayallerimizin hep yanımızda olması dileğiyle... :)

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Siluet

Yaz yeni yeni yüzünü gösterirken


Herkeste aceleci ruh halleri


Bir yılın yorgunluk belirtileri tüm bedenlerde

Herkesin kafasında binbir düşünce

Kimi yetişme derdinde bir yere

Kimi olmuşluklara suskun

Kimi kızgınlıklar içinde yaşananlara

Kimi mutluluklarında boğulmuş

Onların arasında bir titrek kız

Derinliklerindeyken ruhsuzluğunun

Bir görüntü beliriverir önünde

Tam da düşündüğü kişi

Evet! O olmalı

Upuzun kirpiklerinin arasından

Tekrar uzatır bakışlarını

Yok yok yanılması mümkün değil 

Ta kendisi!

Ne kadar da emindir kendinden

Oysa ne kadar biliyordu yüzünü

Sadece elinde olan birkaç fotoğraf

Bir de birkaç kelime, o kadar

Konuşsa arkasından seslense

Tanır mıydı ki sesini

Döner miydi bir hissiyatla

Bilmez,bilemez

Bilmek için fırsat bile vermemişken kendine

Cevapsız kalır susar öylece

Bu ne kendine verilmiş bir ceza

Ne o ona kesilmiş bir fatura

Bu onlara uyguladığı müebbet hapis

Onun içindir ki kızamaz hiçbir şeye, hiçbir kimseye 

Uyanıverir en derin uykusundan

Farkına varır her şeyi

Rüyaymış gördüğü siluet

Kızgınlığı geçmezken kendine

       Şimdi önüne döner susar öylece...

11 Temmuz 2014 Cuma

Girne Amerikan Üniversitesi ile Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de oku!

Girne Amerikan Üniversitesi, "Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de Oku" sloganı ile bütünleşen ve yurtdışı kampüsleriyle de öğrencilerine üç farklı kıtada eğitim fırsatı sunan öncü bir üniversite.

Eğitimde mobiliteye verdiği önem ve uluslararasılaşma sürecinin bir göstergesi olarak Girne Amerikan Üniversitesi; İngiltere, ABD ve Hong Kong’dan sonra küresel kampüslerine bir yenisini ekleyerek Türkiye’de İstanbul yerleşkesini hizmete açmıştır. Bu süreçte Girne Amerikan Üniversitesi, öğrencilerine 3 farklı kıtada eğitim imkânı sunmakta ve "Üç Kıta Tek Üniversite" sloganı ile de bir dünya üniversitesi olma noktasında bir hareketlilik içerisinde olduğunu kanıtlamaktadır.

Kazandıkları ÖSYM bursları ile GAÜ’ye yerleşen öğrenciler, Girne Amerikan Üniversitesi’nin yurtdışı yerleşkelerinde aynı burslarla ve ek ücret ödemeden programlarıyla uyumlu dersler yada ELA’da (English Language Academy) İngilizce dil eğitimi alıyor; geri döndüklerinde ise yurtdışında aldıkları dersleri GAÜ programlarındaki ders yükümlülükleri yerine saydırarak eğitimlerine devam edebiliyorlar.

Eğitimde 30 Yıl...

Geçtiğimiz günlerde görkemli bir törenle 30. Onur Yılı’nı kutlayan Girne Amerikan Üniversitesi için bu sene oldukça özel bir yıl. GAÜ, 2014-2015 Akademik Yılında tam 2260 yeni öğrencisine 7 yıl boyunca kesintisiz ÖSYM Bursu verecek.

GAÜ sosyal ağlarda da çok aktif; bu sene tercih dönemi boyunca facebook.com/girneamerican üzerinden tüm kampüsler ve öğrenci hayatı ile ilgili herşeyi paylaşıyorlar ve tüm sorulara resmi sayfa üzerinden cevap veriyorlar. Twitter takipcilerini de unutmamışlar @girneamerican üzerinden en güncel paylaşımları takip edebilirsiniz.

GAÜ, şu anda küresel dünyanın yükselen meslekleri Denizcilik, Havacılık, Sahne Sanatları, Hukuk, İleri Mühendislik Disiplinleri, Güzel Sanatlar, Mimarlık, İç Mimarlık, Uluslararası İşletme, Uluslararası İlişkiler, Psikoloji, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik, Türkçe Hukuk, Çin Dili ve Edebiyatı, Gastronomi ve Mutfak Sanatları, Sınıf Öğretmenliği, Sağlık Yönetimi, Ergoterapi, Enerji Sistemleri Mühendisliği, Ebelik, İnşaat Mühendisliği ve Sivil Havacılık Ulaştırma İşletmeciliği, Pilotaj gibi programları barındıran; 9 Fakülte, 6 Yüksekokul, 2 Enstitü ve  2 Meslek Yüksekokulu’nda olmak üzere , 69 Lisans 21 Önlisans 48 Yükseklisans ve 17 Doktora programı sunmakta.

GAÜ’den saygın dünya üniversiteleri ile akademik işbirliği ve değişim programları fırsatı!

Girne Amerikan Üniversitesi, kampüsleri ve 200’ü aşkın dünya üniversitesiyle sürdürdüğü öğrenci değişim programları kapsamında, öğrencilerine yaşam boyu hatırlayacakları deneyimlerin kapılarını açmakta.

Uluslararası Denklik ve Tanınma

Girne Amerikan Üniversitesi sağladığı eğitimin kalitesini sürekli olarak geliştirmek için akreditasyonlarını ve üyeliklerini yenilemektedir. GAÜ yerel olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Yükseköğretim Planlama, Denetleme, Akreditasyon ve Koordınasyon Kurulu YÖDAK ve Türkiye Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tarafından tanınmaktadır. Ayrıca dünyanın bir çok saygın denklik kurullarından akredite olan GAÜ’nün bir çok uluslararası üyeliği de bulunmaktadır.

Girne Amerikan Üniversitesi Eduniversal’ın En İyi Üniversiteler sıralamasında yer almaktadır. Avrupa Birliği Yükseköğretim Sistemi içerisinde üniversite eğitimini denetleyen uluslararası eğitim kuruluşu Eduniversal, 153 ülkeden 12 bin yükseklisans programının incelenmesi ve 100 bin öğrenci ile yaptığı “En İyi Yükseklisans Eğitimi Veren Üniversiteler” araştırmasının sonuç raporuna göre GAÜ "En İyi Yükseklisans Eğitimi Veren İlk 100 Üniversite" arasında gösterilmektedir.

GAÜ, YÖK onaylı programlarıyla geleceğin pilotlarını yetiştiriyor

4 yıllık Pilotaj eğitimi alan öğrenciler, GAÜ İstanbul Yerleşkesi Uluslararası Havacılık Akademisi’nde similatör ve uçuş derslerini tamamlayarak Pilot olma hakkını kazanıyorlar. GAÜ’nün, uluslararası standartlarda verdiği eğitimle yetiştirdiği öğrenciler, önümüzdeki 20 yılın en gözde mesleklerinden biri olan havacılık sektöründe kolaylıkla iş bulabilecekler.

Kıbrıs, dünyanın en güzel adalarından biri!

Kıbrıs Dünya’nın en güzel adalarındandır ve iklimi sayesinde bir tatil ülkesinde eğitim alma şansınız var, üniversite kampüsü plajlara çok yakın mesafede bulunmakta ve kampüse çok renkli bir yaşam hakim. GAÜ, adanın en turistik sahil kenti olan Girne’de kendisine özel plaj ve uygulamalı 5 yıldızlı oteli ile öğrencilerine eşi benzeri olmayan bir eğitim fırsatı sunmaktadır.

Peki kampüste hayat mı nasıl? Tanıtım filmleri için youtube.com/girneamerican ve vimeo.com/girneamerican

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Pamuk İpliği

   Güzel bir şarkı ya da iki mısralık bir şiir eşlik eder bazı anılarınıza. Güzel bir fotoğraf karesi göz kırpar mutluluğunuza ya da bir video kendinizi oturduğunuz kanepeden yere attıracak kadar güldürebilir. 
Böyle düşününce çok güzel olur, pek de güzel olur. 
Ama hayatımızda sadece kahkahalarımız ve o fotoğraf karelerindeki gibi sevinçler yoktur elbet. Mesela size hani şu şeffaf poşete sarılı, yuvarlak, birçok rengi olan şekerleri söylesem aklınıza ne gelir? 

Kiminiz küçüklüğünde çok yemekten dişleri çürüdüğünü, kiminiz en çok sarı renkte olan limonlusunu sevdiğinizi, kiminiz ise çikolatayı daha çok sevdiğinizden pek de o şekerlerle aranız olmadığını söyleyeceksiniz. 
Farklı cevaplar almama rağmen hepsinin ortak yanı bize küçüklüğümüzü hatırlatmamızı değil mi? 
Ben de çok severmişim o şekerleri. Tatlıyı şimdi de çok sevmem o zamanlara dayanıyormuş demek ki. Nerde o şekerlerden görsem poşetinden itinayla çıkartır bir hışımda ağzıma atarmışım. İşte tam da olay burda başlıyor. 

Yıllar önce bir düğündeyiz. 
Üzerimde ne olduğunu tam hatırlamasam da ya özene bezene giydiğim küçük gelinliğim ya da annemin bana aldığında havalara uçtuğum kırmızı desenli elbisem vardı. 
Düğünleri severdim, yaşıt olan akrabalarımla oyunlar oynamak için birer fırsattı benim için düğünler. Arada da sevdiğim şarkılar olursa en komik halimle sahneye çıkar iki oynar bütün akrabalarımı güldürürdüm. Onlar güldükçe ben güzel bir şey yapıyormuş edasıyla daha çok kıvırırdım. Bilmezdim ki küçük çocuklar o kadar kıvırırsa tatlılıklarından insan kendini tutamaz kıs kıs güler diye. 

Bunları yaptıktan sonra dinlenme duraklarım annemlerin yanı olurdu. Annemin çantasında her daim su, peçete vs bulunurdu. Peçetemle yüzümü siler, suyumu içer dinlenirdim. Yine annemlerin yanına gittiğim sırada o gün bizim bu meşhur şekerlerden dağıtılıyordu. 

Ben her türlü şeker hastası Özge durur mu? 

Dediğim gibi bir hışım atıverdim ağzıma. Sanırım bu sefer istikamet yemek borusu değil, soluk borusu olmuştu. Zira nefes alamıyordum. Bir anneme bir ablama bakıp nefessizlikten kıpkırmızı olmuş yüzümle onlara tepkiler vermeye çalışıyordum. 

Ablam, koruyucu meleğim.

Yeri geldiğinde anne narinliğinde, yeri geldiğinde cesaretli bir savaşçı gibi. 
O an nefes alamadığımı gördüğünde napayım diye bile düşünmeden parmağıyla benim soluk borumun ortalarına kadar ilerleyip o şekeri dışarı arttırmıştı. 

Ordaki herkes şokla izliyordu, bense yeni doğan bir bebek gibi rahatlamıştım. Nefessiz kalmak, bir an için hayatın gözler önünden kayması ne demek o gün ilk defa tecrübe etmiştim. İlk defa diyorum çünkü çok tehlikeler atlatmışım vakt-i zamanında. 

En başta onun için sormuştum sizlere; o şekerleri söylesem ne düşünürsünüz diye. Zira bende küçüklüğümle birlikte bir miktar da korkuları hatırlatır. Gelelim diğer küçüklük tehlikelerime.




Ailecek bir yaz tatilindeyiz, büyükçe bir akraba topluluğuyla birlikte termal suyun faydalarından yararlanmak için o zamanlar fazlaca meşhur olan Ilıcalarda ev tutmuşuz. Yan yana dizilen evler, evlerin bahçeleri ortak yere bakıyordu. Ortada kocaman bir süs havuzu, içinde ördekler yüzüyordu. Bir sürü arkadaş edinirdim ordan. Sabahın köründe kalkardık sırf daha fazla birlikte oyun oynayabilelim diye. Oranın büyükçe bir çay bahçesi vardı. Kocaman gazoz satarlardı. Ondan alıp pipetle içmeye bayılırdık. 

Gel gelelim günlerden bir gün sanırsam akşama yaklaşıyordu, böyle diyorum çünkü zamanı kafamda çok net değil. Evin içindeyim, evde de sadece bir kişi bana eşlik ediyor o da oranın termal suyla banyosundan rahatlamış uykuya dalmıştı, diğerleriyse alışverişteydi herhalde. 

Özge peki durur mu?

 Hani şu bebek asprinlerini bilirsiniz, küçük, pembe, tadı çok güzel olan. Küçüğüm tabii, onun bir hap olduğunu nerden bileyim. Hele şimdilerde tıpçı kişiliğimle aslında aspirinin çok da masum olmadığını bilsem dokunur muydum onlara. Ah şu tatlı sevdam başıma neler açmış gördünüz mü? Yaptığımı hemen söyleyeyim, gidip dolaptan bulduğum o aspirin kutusundan önce bir tane çıkarmışım, atmışım ağzıma. 
Aaa tadı süper, o zaman devam demişim herhalde. O koca kutuyu bitirmişim desem? 

Annemler alışverişten döndüklerinde boş bir aspirin kutusu ve ateşler içinde kıpkırmızı bir Özge bulmuşlar. Tabii sonra doktora götürmüşler filan ama oraları net değil bende. 

Annem beni bulduğunda ‘Ne yaptın kızım sen?’ dediğinde cevabım da hazırmış ‘Şeker yedim ki ben’ .



Bu böyle olurken yıllar öncesinde bir bahar zamanına gitmeye ne dersiniz?

 Yapraklarını dökmüş ağaçların yavaş yavaş toparlanmaya başladığı, papatyaların yerde kendini göstermeye başladığı, güneşin en sevimli haliyle bizlere göz kırptığı zamanlar. Severdim ilkbaharı, hala da en sevdiğim mevsim. Ne çok sıcak, ne de soğuk. İçini en tatlı haliyle ısıtan güneş. Hele ki deniz kıyısına gidip dalgaların kıyıda yaptığı dansı izlersen ve eşlik ediyorsa kuş cıvıltıları ne güzeldir bahar.

 İşte küçüklüğümün baharında babam terasta mangal yapmaya karar vermişti. Ailecek akşam yemeğinde kendimizi şımartacaktık. Kışın o soğukluğuyla evlerde kapalı kalmamızın sonrasında bunu da hak etmiştik, değil mi? 
Akşam saatine yaklaşırken tabak, bardak ne varsa terasa taşıyorduk. Tahminimce babam mangalını, annem salatasını yaptığı sırada ben de ordan oraya koşup çocukluk kahkahalarımı etrafa yayıyordum. İşte durduğum bir sırada susamış olmalıyım ki bir bardak suyumu içtikten sonra bardak elimden kaymış

Bardak yere düştüğünde paramparça olur genelde değil mi? 

Ama o gün bardak tam ikiye ayrılıp sivri iki parça oluşmuş. Ben de dengemi kaybedip sivri köşenin tam da dibine düşmüşüm! Tam dibine diyorum çünkü kafamla bardağın çok kesici o sivri parçası arasında milimetrelik fark varmış.

 Tehlike atlatışıma bakın hele!

 Annemler diyor ki eğer o gün o sivri parçanın üstüne düşseydin kafandan çok fena hasar alırdın zira çok hızlı düşmüştün. 
Annemler ekliyor ‘O gün yüreğimiz ağzıma gelmişti.’ Ah o küçüklüğümle çok da bunun farkında değildim, o düşmeden sonra afiyetle yemeğimi yiyecek, yine gülecektim.

   Bunun gibi bir sürü hikayem var. Hepsini anlatsam kaç sayfa yazı olur bilemiyorum.

 Sandalyede otururken düşüp dilimin kilitlenip morarmamı mı dersiniz, koca demir kapının üzerime düşüp benim küçük bir farkla aradan kurtulduğumu mu dersiniz, pazar yerinde dolaşırken koca demir şemsiyenin rüzgardan dolayı üzerime yıkılmasına mı dersiniz… 
Hayat her dönemimizde pamuk ipliğine bağlı, orası kesin. Ama benim küçüklüğümde daha fazla hissediliyormuş bu. 
İnsan bunları dinledikçe veya anlattıkça devamında ‘Şükürler olsun’, ‘Allah korusun’ lar eşlik ediyor.

   Çocukluğumuza dair her ne kadar böyle kötü hikayelerimiz de olsa çocukluk diyince hepimizin yüzünü bir gülümseme almaz mı? Neşeyle yüzümüzün bir derece daha genişlediğini hissetmez miyiz? Gelin o zaman Barış Manço şarkısını açalım, çocukluğumuzun güzel insanın sesine kulak verelim :) Not: Fotoğrafların anlattığım hikayelerle pek de alakası yok ama çocukluk dedik küçüklüğümüz dedik fotoğrafları koymasak olmazdı değil mi? :)





5 Temmuz 2014 Cumartesi

Çocukluğumun Sokakları

   Saat akşam 6yı bulmuşken sakince kalktım oturduğum yerden. Yavaş yavaş yürürken evin içinde, düşünüyordum ne giyeceğimi. En sevdiğim pantalonla bana yazı en çok hatırlatan mavi gömleğimi geçirecektim üstüme. Ama önce hafif bir makyajla renklendirdim yüzümü. Kalem çektim gözüme en incesinden, yanaklarıma da biraz pudra, çok fazla değil. Giysilerimi de geçirdikten sonra üstüme geriye en sevdiğim küpeleri takmak kalmıştı, dostlarımla bir akşam serinliğinde gezerken seçivermiştim bu küçük top küpeleri. Küpelerimi de taktıktan sonra evin en güzel köşesi olan boydan aynanın karşısına geçip üstümü son kez düzelttim. Sanırım çıkmak için hazırdım. Minik bir o kadar da bir dünyayı sığdırabilecek gri çantamı aldım yanıma. Evden çıkarken gözümü alan güneşe karşı geçiriverdim yaz dostu güneş gözlüğümü. Uzak olan durağa doğru yürürken geçtiğim bu dar sokaklar tam da çocukluğum kokuyordu. Yanından ilk geçtiğim 3 katlı müstakil ev. Bizim evin hemen çarprazı. Akşamları ne zaman balkona çıksam karşımda görebileceğim küçük tatlı arkadaşım Pınar. Bir bayramdan önceki zamandı,oynuyorduk Pınarla dışarda. 10yaşında ya varız ya yokuz. Bütün arkadaşlarım hep köye giderdi bayramlarda bense hep İzmir'de kalırdım. Özenirdim arkadaşlarıma, neden bizim de köyümüz yok diye sorardım anneme. Bayramdan 2gün önceki o gün Pınar ile vedalaşmıştık en masum küçük saf halimizle. Ne de olsa kaç gün bayram vardı, görüşemeyecektik arkadaşımla,özleyecektik birbirimizi. Akşam ezanıyla birlikte evlerimize dağılmıştık da aklım bayramdaydı. Arada çıktım balkona baktım tam da çarpraza. Pınar balkondaydı, el salladık birbirimize. Aradan zaman geçti, bir feryatlar bir çığlıklar Pınar'ın evinde. Dışarı çıksam Pınar yok, balkona çıksam Pınar balkonda artık el sallamıyor. Pınar'ın trafik kazasında öldüğünü söylemişlerdi de kabullenmek istememiştim. O günden sonra ne zaman balkona çıkıp çarpraza baksam o balkonda Pınar'ı bana el sallıyor buluyordum. Pınar'ı bırakırken bu yeşil evde, ilerliyordum çocukluğumun ayak seslerini duyduğum bu sokakta. Arkadaşlarımla çember çevirme yarışmalarımızı, okuldan aldığımız tebeşirlerle sokak ortasına düzensizce çizdiğimiz seksekleri görüyor; saklambaçta bizi bulan arkadaşla birlikte umarsızca attığımız çığlıkları duyuyordum. Akşamın hafif esintisi yüzümü okşarken sokağın her bir köşesinde canlanan anılar beni ısıtıyordu. Sokağın ucunda en sevdiğim arkadaşım,o zamanlar dostum diyebileceğim arkadaşımın evi. Yıllar sonra bana çok yanlış hareketleri olduğu için çok kötü bir şekilde onunla küsecektim. Neyse, giriş katında oturuyorlardı. Balkondan da geçiş vardı evlerine de o balkonda kendi şehrimizi kurmuştuk. Oyunlarımızı oynar, kimi zaman derslerimizi orda birlikte yapardık. Sokaktaki yaşıtlarımızın hepsiyle arkadaşlığımız vardı. Çocukluğumun bir gününe ışınlanıyorum hemen. Belki 7-8 kişi varız. Kocaman bir halka oluşturmuşuz arkadaşımın evinin önünde. Voleybol topumuz olmadığından kocaman ağır basket topuyla oyun oynamak zorunda kalıyoruz. Kimimizin taşıması bile zorken yılmadan oynuyoruz. Bir ara arkadaşlardan biri şaka(!) yapmak istercesine kafama doğru atmıştı topu. Önce neye uğradığımı şaşırmıştım başım dönüvermişti çok fena. Sonra sendeleyerek yere yapışıvermiştim. O günü hiç unutmam arkadaşlarım beni aceleyle eve getirmişlerdi de tüm gün başım zonklamıştı. İşte o gün taa üniversite 1. sınıfa kadar yenemeyeceğim fobim oluşmuştu: top . Nerde bir top görsem kaçan bir kız oluvermiştim. Top oynayan arkadaşlarımı da o köşede bırakırken yürümeye devam ediyordum. Bu yol, çocukluk sevinçlerimle doluydu, dayımlara giderken hep bu sokaktan yürürdüm. Ya annemin elinden tutmuş olurdum ya babamın. Ama çok da sevmezdim birinin elinden tutmayı. O zamanlardan varmış bende özgür bir ruha sahip olma isteği.

   Çocukluk herkesin hayatında en sevimli,en tatlı anılarla dolu. Kimisini musmutlu kahkahalar boyar kimisini ise çığlıklarla dolu ağlama sesi. Kimilerinin çocukluk anılarına güzel bir şarkı eşlik eder kimilerinkisine ise güzel bir melodi. Benim çocukluğumda sokaklar var anılarla dolu. Barış Manço şarkıları eşlik ederken anılarıma arka fonda pembe renk var. Yürürken çocukluğumun sokaklarında sıcak bir tebessüm kaplar yüzümü. Dalmışken çocukluğuma yavaşlamışım farkında olmadan. Yetişmem gereken yer için hızlandırıyorum adımlarımı çocukluğumun sokaklarında...